Her
geçen gün ülkemizde kadınlar ve kız çocukları ya kayboluyor,
ya canice katlediliyor ya da tacize uğruyor. Ne yazık ki bu acı
liste giderek uzuyor. Sokaklarımızın artık eskisi kadar güvenli
olmadığı gerçeğiyle karşı karşıyayız. Her an herkesin
başına bir şey gelebileceği düşüncesi, özellikle kadınlar ve
kız çocukları için büyük bir tehdit oluşturuyor. Buna rağmen
8 Mart, çiçekler ve hediyelerle toz pembe bir “bayram” gibi
kutlanıyor. Sistem ise kadınların onca yaşadığı sorunu
görmezden geliyor ve toz pembe “bayram” kutlamasına
olabildiğince teşvik ediyor.
Devletin
ve sistemin kadını koruyamaması, korumak istememesi ve ataerkil
sömürünün devamı uzun yıllardan beri sürmektedir. Sanayi
Devrimi’nden bu yana patron sınıfı, erkekleri ve çocukları
olduğu gibi kadınları da sadece bir meta olarak görmekte ve
emeklerini sömürmektedir. Sistem onların üzerinde yalnızca iş
yerinde değil, sokakta ve evde bile baskı ve tahakkümü dolaylı
olarak da olsa uygulamakta; ataerkil sistem her yeri adeta kaplamış
bulunmaktadır. Günümüzde kadınlara karşı çok büyük bir algı
oluşmasına da vesile olmuş ve bu durum gün geçtikçe
normalleşerek günümüze kadar ulaşmış ve sürekliliğini
sürdürmeye devam etmiştir. Bu algı, kadınların hiçbir şey
başaramayacağını; bırakın yönetime katılmayı, kendi ayakları
üzerinde durmayı bile başaramayacağını, ev işlerinden ötesine
geçemeyeceğini propaganda etmiştir. Dinci gericiler ve sistem
savunucuları ise bu propagandayı meşrulaştırmaya çalışmış
ve her gün sürdürmeye devam etmişlerdir. Kapitalizmin bu
propagandayı bizlere bilerek sunduğu ve kadını bir ev işi robotu
gibi gösterip 8 Mart’ı da romantikleştirerek bir direniş günü
olarak değil, bir ödüllendirme günü olarak servis ettiği
oldukça açık şekilde ortadadır. Bu yol, kadını pasifleştirip
erkek burjuva egemen dünyada koltuğunu sağlamlaştırmaya
çalışmanın ve tahakkümün iplerini ele geçirme amacının
karanlık bir yoludur. Cinsiyetçi sloganlar, erkek üstünlüğüne
inanılması, taciz girişimleri, tecavüz girişimleri ve en sonunda
kadın cinayeti… Bunca soruna karşı çözüm üretmeyen “adalet”
ve sistem, bunun yerine herkesi uyutma çabası içerisinde çeşitli
yöntemlere başvurmuştur. Televizyon dizileri, programlar, gündemi
değiştirmek için futbol maçları ve yine gündemi değiştirmek
amaçlı verilen haberler ve sözde krizler… Böylece kadını en
başta direniş ve mücadeleden, daha sonrasında ise diğer her
şeyden uzak tutmaya çalışarak itaatkâr ve pasif olmasını
sürdürmesi için uğraşmaktadır.
Kadınlara
yönelik tüm şiddete toplumsal olarak karşı çıkarak ve yeri
geldiğinde eylem yaparak mücadele edilmektedir. Ancak bu
mücadelenin hukuk karşısında çözüme ulaşamaması, sadece
kitlelerin verdiği mücadeleler ile kazanımların elde edilmesi
bizlere burjuva devletine ve kapitalist sisteme karşı güvensizliği;
aynı zamanda kitle mücadelesinin, örgütlenerek yalnız başımıza
değil kolektif bir mücadele vererek istediğimiz hak ve kazanımlara
ulaşmamızın yegâne yolunun bu olduğunu göstermektedir. Tarih
bize hak ve kazanımların devlet eliyle veya burjuva erkânı
sayesinde değil; kitle mücadelesi ile, devrimler ile kazanıldığını
her daim hatırlatmakta ve yol göstermektedir.
Henüz gencecik yaşta olmasına rağmen birçok suça karışan, toplumun “insan” bile diyemeyeceği cani varlıklar sokaklarda ellerini kollarını sallayarak geziyorlar ve sistem devam ettiği müddetçe gezmeye de devam edecekler! Birçok kez topluma zarar veren cani yaratıklar, her ne kadar yakalanıyor olsalar da aradan fazla zaman geçmeden serbest kalıyorlar. Kuralların yeterince uygulanmaması bu canilerin özgüvenini desteklemekten başka bir işe yaramıyor. Sistemin koruyucuları, kendilerine hiçbir şey olmayacağından fazlasıyla emin ve rahat bir şekilde ne isterlerse yapabileceklerini sanıyorlar. Ama kadınlarımız biliyor ki bu düzeni yıkacak yegâne insanlar onlardır. Bu düzen hep böyle devam etmeyecek ve kadınlarımız isyanla, direnişle, devrimle bu düzeni değiştirecektir.
Yorum Gönder