24 Ocak Salı günü sabah saatlerinde, İstanbul’un Kadıköy ilçesinde kaykay malzemesi temin etmek için bitpazarına giden Mattia, alışveriş yaparken dahil olduğu bir sözlü tartışma sonucunda saldırgan B.B. tarafından beş kez bıçaklandı. Ama yetmedi. Yere düşen Mattia, diğer şüpheli U.B. tarafından yerde yaralı halde yatarken tekmelendi. Kısa sürede olay yerine ulaştığı söylenen sağlık ekipleri, Mattia’yı hastaneye götürürken polis, saldırganları kısa sürede yakaladı. Saldırganlardan B.B.’nin bir, U.B.’nin ise iki ayrı sabıkasının bulunduğu ortaya çıktı. Suçlular, çıkarıldıkları mahkemece tutuklanırken Mattia, kaldırıldığı yoğun bakımda 14 gün direndikten sonra ne yazık ki hayatını kaybetti. İstanbul Valisi Davut Gül, Bakırköy Belediye Başkanı Ayşegül Ovalıoğlu, İtalyan şef Danilo Zanna, aile yakınları, akrabaları ve 14 yaşındaki gencin arkadaşları cenaze töreninde hazır bulundu. Anne Yasemin Akıncılar ve baba Andrea Minguzzi ise oğullarının tabutuna sarılarak gözyaşlarına hâkim olamadı.
Ucuz ölümler ülkesinde, 14 yaşında hayatı elinden alınan bir çocuk... Ne söylense az, ne yazılsa yetersiz ama susmaya da gönlümüz razı değil. Çünkü bizler sustukça şiddetin sesi yükseliyor ve duygudaşlık her geçen gün daha da yok oluyor.
"Bu
suçta senin de payın var."
"Benim mi? Payım mı var?"
"Sen bir insansın ve bu suçu da bir insan işledi."
"Benim mi? Payım mı var?"
"Sen bir insansın ve bu suçu da bir insan işledi."
Bu alıntı, C. G. Jung’un Kırmızı Kitap’ından. Devamında şöyle der: “Evet, ben bir insanım. Bunu yapanı insan olduğu için lanetliyorum ve insan olduğum için kendimi de lanetliyorum.”
Günümüze dönersek, suçun bireysel mi yoksa toplumsal mı olduğu tartışıladursun, sayılamayacak kadar suçun ortasında yaşıyor, suçla yönetiliyor ve suçlanıyoruz. Lanetlemek mi? Elbette yetersiz. Türkiye, acıyı somutlaştırmak için oldukça kolay bir ülke. Yola çıkmamız içinse acı, hem etkili hem de yeterli bir başlangıç bence. Hepimiz için. Hepimiz buradayız, değil mi? Hani şu içinde bulunduğumuz meşhur gemi.
Acının büyüğü küçüğü olur. Benim bahsettiğim acılar; safi kötülükten doğan, birinin göz yumup diğerinin desteklediği, ötekinin çıkar sağlarken berikinin sustuğu ve nihayetinde elimizde kalan, evlerimize düşen, umudumuzu törpüleyen, çocuklarımız için endişelendiren acılar. Toplum olarak uzunca bir süredir bu çürümenin içindeyiz. Soruyoruz, artık kokmaya başlamadık mı? Cezasız ya da cezası yetersiz kalan suçların hesabı daha kaç insanın canıyla ödenmeli? Her gün şahit olduğumuz ahlaki çöküş ne zaman duracak? Şeytanı kendine rehber edinip yolundan şaşmayan kötülerimiz, kötülüklerimiz var. Her geçen gün artarak içimizi karartan bu durum karşısında, kendimizi “iyi” olarak tanımlıyorsak şayet, durup düşünmek lazım gelir. İyi olmak, iyi insan kalmaya çalışmak tek başına yetiyor mu? Bana dokunmayan o yılan, nereye kadar benden uzak durur? Yine, bana dokunmayan o yılan, bana gelene kadar mı yaşamalıyım? Buna kim karar verecek? Sesimiz var. Kalem tutan ellerimiz var. Herkesin kendini ifade edebildiği en az bir yeteneği var. Bunlara sahipken tümünü küçümsemek, bizi korkak yapmaz mı? Bu söylediklerimle yüzleşmek isteyen kaç kişiyiz? Yüzleşmek istemeyen? Yüzleşip bir şey yapmayan? Gerçekten, tepkisizlik artık korkaklık değil mi? Sadece seyirci kalmak, bizleri de kötünün yanında yapıyor. Üstelik artık daha da çok. Taraf olmak, düşünmek, kazmak ve yaymak gerek. Pek tabii bir de sormak… Doğru soruları, doğru zamanda sormak gerek. İçinde yaşadığımız bu yerde, etrafımızda olanlarla olan ilişkimizi sorgulamanın zamanı geçiyor. Daha fazla geçmesin. Seyirci olmaktan bir adım öteye geçebilmeyi önce kendim, sonra da herkes için dilerim. Adalet, uzun zamandır görünürlerde yok. Us, kullanılmadıkça sivrilmeyen bir kelime. Vicdan, ancak cesaretle birleştiğinde umut doğuruyor. Birlik olmak ise bir anahtar… Daha yaşanabilir bir hayatın, daha eşit bir hayatın ve hayatımızın daha değerli olduğu bir yaşamın anahtarı.
Ailesine, sevdiklerine, yakınlarına ve acıyı hissedebilen tüm insanlara baş sağlığı dileriz.

Yorum Gönder