Sonsuz bir yaranın bir coğrafyanın kaderine işlendiği yerdir Filistin. Orada sadece toprak değil, ruhlar da işgal altındadır. Her gün gökyüzünün rengi bir mermi parıltısıyla değişir, her sabah uyanmak yeni bir belirsizliğe uyanmaktır. O toprağın çocukları, gözleri en saf masumiyetle dolu, ellerinde kibritsiz ateşler taşır. Onların oyun bahçeleri hafızalarına kazınmış yıkıntıların gölgesiyle doludur. Her kahkaha bir sonraki patlamanın sessizliğine gömülmeye hazır gibidir.
Duvarlar yükseldikçe sadece fiziki sınırlar çizilmez, aynı zamanda kalplerin arasına da örülür. Zihinlerde aidiyetin ve umudun ne olduğu sorgulanır. "Ev" kelimesi, bir zamanlar içinde sıcaklık ve güven barındıran o sığınak, artık anılarda kalan bir hayalete dönüşmüştür. İnsanlar geçmişin huzurlu günlerine özlemle bağlı kalır, ama geleceğe dair bir umut kırıntısı bulmakta zorlanır. Bu durum yalnızca bir var olma savaşı değil, aynı zamanda ruhsal bir yok oluşla yüzleşmek anlamına gelir.
Yorgun bakışlar anlatılmamış hikâyelerle doludur. Bir annenin evladını son kez gördüğü anın acımasız sessizliği, bir babanın çaresizliğini gizlemek için sıktığı yumruklar... Bu duygular yalnızca kişisel trajediler değil, aynı zamanda kolektif bir acının da yansımasıdır. Filistin’deki bu zulüm, bedenlere olduğu kadar ruhlara da derin izler bırakır. İnsanlar yavaş yavaş kendi kimliklerinin, kendi kültürlerinin, kendi varlıklarının sınırları içinde hapsolmuş hisseder. Her nefes bir direniş eylemi, her duruş bir umut ışığıdır. Ve o topraklar, gözyaşıyla sulanan, kanla boyanan bir destanın sessiz şahididir.
Yorum Gönder